26 Ağustos 2010 Perşembe

Çarşamba Sancısı

Babam bir “Fil”di benim. Ellerini omzumda taşıdığım vakitlerde pekişirdi bu his. Unutmadığını bilirdim, dokunduğu omuzda desteğin eksilmeyeceğini.
Büyüyünce ben de fil olmak istedim, nasıl olunduğunu bilmeden, hatta olduğumun ne olduğundan habersiz. Büyümeyi öğütledi ve öğretti. Demek böyle olmalı diye içime sindirmeye çalıştım bu durumu.
Büyümek dedim. Kalın harfleri kullanarak başlıklarda.
Zekânın hislerden kendini sıyırabileceği gelmezken aklıma, düşünülebileceğini fark ettim hissedilenlerin ne olması gerektiğini. Nasıl olmaları gerektiğini sorgular olmuştum. Fark ettim ki hissettiklerimi düşünüyorum, hissedebilmekten öte.
Sadece yaşanılıp, anlatılamaz olanlarla yüzleşip, öteledim. Koynuna girdim kimilerinin. Ayrılamaz oldum.
Tadına aşina olduğum şekerlerin, tadına vardım yeniden. Dilim damağım yapış yapış. Oysa zaman akmış üzerinden, ıslatarak genzimi. Geçmiş. Şimdinin cesedini taşıyan, görevli vakitler topluluğu. Önünde durduğumu sandım bir vakit, onlarda yanımdan süzüldü, usulca. Ben çığlık atıyordum, çıt çıkarmadı onlar. Yas vardı; cesetler uyanmazdı ne de olsa. Tebessümler vardı aralarında. Onların yükleri hafifti sanki diğerlerinden, aynı şeyi taşımalarına rağmen. Görelidir dedim, o vakit yeniden. O da geçti der demez. !
Sıkıştığım ‘şimdi’lerden çıkma hevesi sardı her yanı.
Terlemiş heyecanla peşinden koşmuştum. Neden olduğunu, nereye olduğunu bilmeden peşinden. Karşıda belirdi, usulca sebebini bilircesine; gözleri mahcup, yaşamı suç ama sözleri duyması mükâfatçasına baktı ve dinledi, elini omzuma koyan fili. Kulaklarım ordaydı.
“Çarşamba sancısı bunlar. Gelir, geçer; sen dur demezsen.”
Gözlerimi açtığımda; büyüdüğümü söyledi soluğum. İnanmaya kandırdım kendimi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder