26 Ağustos 2010 Perşembe

Sakalsız Islıklar

Sonun yaklaştığını anlar insan. Bilir diyemem. Bilse! Kabullenip onunla mücadele etmeye ya da çaresiz sonu beklemeye koyulur. Ama öyle değildir, anlar geldiğini sonun. Elden ne gelirse, geldiği halde kalır. Savrulsun diye bakılır hevesini yitirmiş zamana. İzafiyet belirmiştir hatta göz ardı edilmiştir bile; çünkü anlaşılmıştır, gelinen sondan öncesi vakitler.
Anlaşılmıştır, verilen çabalara üstün gelmiştir, verilmeyen çabalar. Feda edilebilir olmayan hiçlikler sıralanır, daha önce uğrunda sancaklarla dolaşılan sokaklarda.
Yeni yetme arzular kalmıştır, bütün sırları kovuğuna söylediğin çınarın dibinde.
Gelmemiş olsa dahi, bir milat gerektir, kevgirden düşenleri ayıklamak pahasına.
Koyar adını ve süreçte gelişenlerle, değişenlerle kendinden öteledikleriyle belirler sonu. Anladıklarından, haklı çıkarır kendini. Sondan sonrasıdır asıl mesele, kendini ötesinde var edebilme çabasıdır; ‘son’ diye kendinden farksız kalan değişimler. Sahiplendikleri ile reddettikleri arası süreç.
Sancılı, bulanıktır, çirkindir. O çirkinliğin ötesini görmeye gerekir, gerçek gözler.
Acındırır, yitiktir, oysa dokunulsa ejderha ateşi taşır nefesi. !
Sahte demeye cesaret edilemeyecek ipuçları serpilmiştir, anı denilen yaşam kırıntılarının içine. İpuçları görmezden gelinmelidir ki, detayların bilgisinden mahrum olanlar, sonranın sonrasında ötelenenlerden habersiz kalsın. Yenik bir ıslık mıdır çalınan? Yoksa çoktan ihtilale dönüşmüş, sakalların isyanı mıdır? Karar anıdır yaklaşan.
Birçoğu için anlaşılmıştır sonun çoktan gelip, geçip, varlığını yitirdiği. Şimdi; ötesidir sonranın, ki o vakittir ‘şimdi’.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder